16 Temmuz 2016 Cumartesi

Beyaz at'ım

Kaküllerimin ahenkle dans ettiği yaşlarımdan kucağında renkli bir top olan tavşanımla pembe olan pırasa saçlarını şekle sokmaya çalıştığım bebeğimi anımsıyorum. Atlıkarıncalarsa ezberimde yer etmiştir. Bir elimde elma şekerim diğerinde sımsıkı tuttuğum jeton ile atlara koştururdum. Lakin atlara değil, kendi atıma. Gördüğü en büyük ata veya gözüne kestirdiği en vahşi gözüken kaplana sarılan yaşıtlarımın aksine mülayim beyaz bir atı benimsedim. Eyerinde ufak ufak elmaslar, hafiften parlayan renkli taşlar vardı. Başlarda düşmemek için üstüne tam oturmuşum ama git gel alıştıktan sonra; bir gün atımın yanında ayakta durmuşum sadece. Bin demişler "Canı acıyordur. Ağırım ben." demişim. Pamuk şekerimden bir kez koparması için ne çok dil dökmüşüm dünya güzeli atıma. Tahmin edersiniz tepkisini. Ama kızamazdım, alışmışım dönen tahtanın üzerinde birlikte oluşumuza. En sevdiğim şeydi kafasını okşarken canım benim dediğim atım. Sürekli el salladığım teyzemle de tanıştırmıştım. Bir gün ,hiç unutmam, yine koşuyorum benim beyaza doğru. Bir baktım başka bir çocuk. O yaştaki bir bana anlatamazdınız onun sadece çocukların bineceği bir oyuncak olduğunu. Nitekim hala anlatamazsınız; o zamanki yaşımın belki on katıyımdır ama hala saçlarını okşayasım gelir atımın. Büyümeyi kaldıramadı mı bünyem veya büyüyen sadece bünyem miydi bilmiyorum. Şimdi atıma binmeme izin vermiyorlar, yaşımız tutmuyormuş.
Hala ellerimde başkasının ıslak mendille temizlemesini beklediğim kestane şekerinden bulaşan çikolata izleri var gibi. Hala alışıyorum. Beyaz atım gibi olmasa da insanlar ,o söz vermezdi, çabucak alıveriyorum hayatıma. İnanıyorum başka bir çocuğun oyuncağı olmayacağına. Kabullenmişim dönen tahta parçası üzerinde başını okşadığımı. Kötüsü; kabullenmiştim dönen dünyanın üzerinde başını okşadığımı. Dünyanın üzerinde birlikte dönerim sanmışım.
Beyaz kızıma kızmıyorum artık: başka çocukları atamadı sırtından diye. Fakat herkesi de affedemiyorum pamuk şekerim. Alışıyorum ben. Alıştığımdan affedemiyorum.
Hayatıma tüm jetonları aynı anda atıyorum ki bir başıma dönebileyim.
Yoksa gidene boynumuz kıldan incedir. Değil mi güzel atım?
Kestanenin ucundan ısır bari.

2 Temmuz 2016 Cumartesi

Gönlünü sevsinler

"Doğarken ağladı insan..." Gülmeyi sonradan öğrenecekti. İlk adımlarını attı insan, bin bir neşe cümbüş eşliğinde belki. Düşmeyi sonradan öğrenecekti. Suyu beden isterdi, çayı içmek gönül işiydi. Çok sonraları manalandıracaktı: demlendikçe, süzüldükçe. Yola kalabalık çıkılmıştı halbuki, yalnızlığı kavramasıyla ayak izlerini fark etti. Koştu, nefes nefese kalana dek. Etrafına elbet bakıyordu da görmesi geç, oldukça geç oldu. "Neler gördü bu gözler, neler demledi bu gönül?" diyecekti sonraları. Sonralardayız, belki sonlara yakın olanından. Merağı dinecekti insanın, bitişlerden söz açıldığı vakitlerde. Nefes nefese, her alıp verdiğinin kıymetini bilmeden ordan oraya savurdu kendini. İki kuruş da etmedi ya soluğu. Hele zararı karşılayamadı gözünün iki damlası. Soluklanayım ilerde bir yerde diye diretti bir müddet. İki lafın belini kırmak için midir, boğazından sıcak bir şey geçsin diye midir. Çayını içeceğini davet etti masasına. Gönlünden içesi geldiğini, gönlünce içmek istediğini. 
İki sandalye çekili masanın etrafına. Belki iskemle. Bir ihtimal tabure.
Rahat edemeyip kalkanları, öylesine uğrayanları çok oldu. Aldanmayı öğrendi insan, sevmeyi öğrenmesinin arifesinde. Şekersiz içtiği çayı defalarca karıştırdı; tat almayı bekledi. Nafilelere alışacaktı. 
Çayı da soğudu, kalkamadı masadan. Sırtını doğrulttu, ellerini açtı iki yana, boğazını temizledi birkaç defa. Yutkundu yutkundu. Kalkamadı masadan. Hem soğuyunca ayaklanır giderim dedi hem ellerini bardağa bile değdirmedi ki sıcak kalsın. Kendini çözememeye yeni başlıyordu. 
Masa, belki sehpa. Bir ihtimal komidinin üstünde boş bardaklar birikti. Gönülden incelmişti, fincanları sevemiyordu. İki güldü, yer açmaya hazırlanıyordu mutluluğa. Bardak sayısı arttı ardından. Boşluk ne denli keskindi cam ne çok batar bilmezdi ama birleştiklerinde insan belini doğrultamıyordu demek ki. Kalkacak mecali kalmadı bir süre sonra, hatrına getirmedi bile. 
Her gün ağırdığında ince bellilere bir selam çakıp gözünü açtı. Boşlar, ama dokunulmuyorlar. 'Az önce demledim'li anne çayına çalarcasına kaynardı. Birilerinin nefes seslerini duyup "Çayınızı tazeleyeyim!" diye coşkuyla zıplıyordu yerinden. Bir dem daha koyuyordu sonra. Açık içmesine rağmen; beklemek sona çalan koyuydu. 
Boğazını yaka yaka bir şeyler iniyordu aşağıya doğru. Çay kokuyordu buram buram. Noksanlaştıkça, ağzının kenarından kaçmasın diye özenle beslediği tüm hisleri delik deşik edildi. Sevdi diye binlerce gocundu. Bardakları devirdi bir gün. 
"Ne diye akıl edemedim bunca zaman?"
"Kalkıyorum merak buyurmayın." dedi. Kalkamadı, merağa yeltenmediler. Kırdığı bardak son içtiği miydi asla bilemeyecekti. Nerden oturmuştu şu kahrolası yere? Soluklanmalıydı bir köşede, burdan uzakta. Tenine bulaşan acılara nereye süreceğini şaşırıyordu. Belini doğrultamadı fakat hasta da kalmamalıydı. Ola ki tez demlediğinden içeni gelirse hasta ziyaretinin kısası makbuldür diyip ayakkabılarını dışarda giyecek kadar aceleci davranmasın. Yenideni öğrenecekti, sonların arifesinde.
Soğuktan çatlayan ellerini öptü bir gün biri.
"Koy içeyim bir çayını!"
"Nasıl olsun?" dedi, konuşmayı dahi anımsamaya çalışarak.
"Gönlünce olsun." dedi adam. Masayı öptü, sandalyesine minnetler duydu. Kalkamıyor oluşlarına tebessüm etti. 
Bir gün canının yanan yerlerini sevdi biri. Gönlünce sevdi. Elbet zordu. 
"Hadi, soğutma çayını!" dedi bir ihtimal kalkamamak için içmez diye düşünerek.
"Gönlümce içerim." dedi adam.
"Kabul!" dedi kadın.
Gönlünü sevsinler diyordu içinden. Belki gözlerini. Bir ihtimal seni.

:

Ve bazı vapurlar kornasız uzaklaşırmış iskeleden. 
Nasıl bir gitme isteğidir ki apar topar toplarmış tonlarca ağırlıktaki çapasını.Nasıl bir aceledir ki dalgalar rüzgar çıkmadan fark etmezmiş yokluğunu. Böyle bir günün sabahı kovalayan saatlerinde hüzünlerden hüzün beğenmekle meşgulüm kendime. Bana çok yakıştırdığın gülümsememi fırlattım denize. Neyi sevdiysen, bugün ondan uzaklaşıyorum. Gün doğar doğmaz sokak lambalarına çatıyorum ne diye yanmazsınız diye. Horoz öter ötmez nefes alanlara çemkiriyorum. Buz tutmuş ellerimle, hissiz ruhum adapte olamıyor bu huzur barındıran şehre. Öyle bir yer olmalı ki titrek sesimle, korkak adımlarımla yaşamam kolay olsun. Kıtalar, topraklar öteye belki. Aynı yağmurda ıslansak damlalara sayıp sövecek çıt kırıldım sevgilin. Eline aldığı kahveyle yanmayacak elleri. Acıyı tarif edemeyecek bundan böyle. Renkleri anlatamayan bir kör gibi bağlanacak gözleri hüzne. Piyano sesini anlatamayan sağır misali duymayacak dertten kavrulan gönülleri. Önüne bakmadan yürüyecek yıllar yılı. Domatesin içlerini çiğneyip tükürecek yokluğuna. Yediğin yemekler geçmeyecek boğazından. Biri daha papatya getirse ve biri daha sarılsa kabuğuna çekilir, ağlayamadığına güler deli misali...
Denize aşık birinin gözyaşlarını çalmak nedir, bilir misin? Suyla büyüyen birinin ruhunu kuraklaştırmak. Hüzünleri, hayalleri, kalp kırıklıkları dökülüyorsa ellerinden; öne süreceğin hangi vefasız neden dindirir bu çağı? Dalgalar vurmuyorsa kıyılarına artık kim dinleyecek şu kalabalıkta? Özlemiyorsa, deniz red mi edecek kızını? Anlatacak dert bulamıyorsa kayalar sırtını mı çevirecek gülen yüzüne? 
Geceler hüzün dolduramayacaklarsa içime, çekip giderler biliyorum. Yıldızları izlemesem parlamaz, dilemesem kaymazlar, pekala. Yalnızlığı ısıtsam aylardan ocak...
Erir mi buzları gönül dağımın, meçhul. Titanik bir daha batsa da bu sabah, aşkın gerçeklik payı olabilse ucundan. 
Attığım taş sekse de kendimi affettirebilsem maviye.

Geceden artan

Kaç saattir yürüyorum bilmiyorum. Asırlardır yolda gibiyim. Yorgunum be adam. 
Göç mevsimi geçmiş, kalmışım yapayalnız. Rüzgarlar yön değiştirmiş, ben yüzümü çevirmemişim. Portmantomu bırakmışım eli kolu tutan bir dilenciye. Çay bardağı elimde çatlamış, kalemimin ucu yassılaşmış. Baktım senin döneceğin yok, ben kalktım sana geliyorum. Çantamda bana yazdığın birkaç satır, elimde hiç düşürmediğim fotoğraf karesi. Kalabalık değiliz anlayacağın. Kadıköy iskelesinde bir amcaya selam verdim geçerken. Kırışık çenesiyle, nihayetinde buruşmuş büyük gözleriyle sendin sanki. Bir an inandım ki demek sen gideli bu kadar oldu. İki kelam ettik, titreyen ellerinden bir çayını içtim.
 -Açık olsun, dedim gülümsedi. Demek insan her şeye tebessüm ediyor yaş geçtikçe diye düşündüm.
-Birini bekliyorsun. Bir yudum alıp kafa salladım.
-Çek kulağını, çok bekletti seni.
Ah dedim amca kafamdan şu çayı döksen yakmazdı bu kadar. Gülümsemeye çalıştım olmadı. Onu güzel yüreğiyle bırakmak üzere elini sıktım vedalaşırken. O ne kadar huzurluysa o kadar huzursuz, aynı zamanda belki çocuğu yaşındaydım. Ellerimi hırkamın ceplerine sokup yürümeye devam ettim. Yine saat hesabı yapmadığım kadar zaman geçtikten sonra soluklanmak için yer de bulamayınca bir taksi çevirdim. 
-Nereye abla?
-....
-Nereye? 
-Şey özür dilerim, yanlış oldu. 
Apar topar indim taksiden. Denize yöneldim, yakınınca bir banka oturdum. Nereye gidiyordum sahi? Hangi açık adrese? Kafamı çevirir çevirmez bir kalabalık gördüm. Önce umursamadım da git gide artınca merak edip koşarak bakmaya gittim. Daha demin konuştuğum amca yerde yatıyordu. Elinde senin fotoğrafın. Afalladım. Elime baktım, fotoğraf ondaydı evet. Gözlerini araladı. 
-Al kızım sana getiriyordum, dedi.
-Te teşekkür ederim.
Gülümsedi yine. Nerden tanıyorsun gibi sorular bağrışıldı kulağımda. Tıransa geçmiştim. Mutluluğuna imrendiğim adam, gözümün önünde hayata gözlerini yumuyordu. Kaldırdılar ve yere düştü fotoğraf. Bağırdım ne dediğimi bilmeden...
   Boş duvara uyandım hıçkırarak. Etrafı süzüp odamda olduğumu anlayınca kucağımdaki fotoğrafı fark ettim. Mai ve Siyah'tık bugün. Sen maiydin ben siyahın en zifirisi. Günaydın mai, dedim. Bu gece yine birini öldürdün. 

Denizin lacivert olduğu mevsim

Herkesin kendi bavulunu kendi taşıdığı, otobüslerin trafiğe aslında aşık olduğu, gemilerin denizden kulaç atmak için izin istediği sade, sıradan bir günümü paylaşmak istiyorum siz en ağır bavulu yüreği olanlarla.

Tek yolculuk, beş yaşımdan gelme bir alışkanlığımdır. Rüzgarın kar tanelerini havada ettirdiği dansa alkış tuttuğum, minik ellerimi montumun cebine soksam da ille de üşüdüğü bir sabahtı. Hatırladığım kadarıyla annemle belki iki belki üç kez çay içerken gördüğüm sarı saçlı bir ablayla yola koyuluyorduk. Büyük gemilerle gideriz sanıyordum ta ki babamın elini tutarak yürüdüğümüz motoru fark edene kadar. Bununla mı gidecektik lacivert denizin üstünde? Denizin iki mevsimi vardı benim için ufaklığımdan beri. Bir lacivert bir mavi olduğu mevsim. Lacivertlerini giydiği mevsimdeydik ve ben denize bu rengi yakıştıramazdım hiç. Motora o ablayla bindik ve babam binmemizi izledi. Bir babama baktım bir ablaya, bir ablanın çocuğuna. O çocuk, annesiyle gidiyordu ama benim elimi tutan elimi tutmasını pek garipsediğim bir yabancıydı. Babam gülümseyerek el sallıyorken motor hareketlenmeye başladı. Üç yaşımdan beri ailemden uzak olmaya alışmış olmama rağmen sanki beni yoldan bulmuşlar gibi kıytırık bir motorla lacivert denize bırakması içime oturmuştu. Ben de bir elimle el sallayıp bir elimle yaşlı gözlerimi silmiş olabilirim. Sonra ellerim çok üşüdü ve cebime soktum onları. Lacivert deniz tüm sene dalgalarını benim için biriktirmiş gibi davranıyordu. Ben motorun altına vuran dalgalardan korktukça daha büyük dalgalar geliyordu. Bir öleceksem babamı hiç affetmem diye düşündüm bir de ölürsem babamın çok pişman olacağını. Çocukluk aklı. Onun bana el sallarken elleri üşümemiş gibi duruyordu. 3 saate yakın gitmiş olmalıyız o ufak tahta parçasıyla koca lacivertin üstünde. Ama bana asırlar gibi geçmişti, sanki onlarca takvim eksitilmişti biz inene kadar, inince yaşlanmış mıyım diye kontrol ettim. İndiğimde ellerim buz kesmişti. Montumun cebine soktum ama orası havadan da soğuktu. Abla çocuğunun inmesine yardım edip bana gel demeye çalışır bir işaret yaptı. Ben de var gücümle kısacık bacaklarımı açıp atlayıverdim. Karaya indik evet lakin ben kendimi çoğu zaman o lacivert denizde hissederim. Beş yaşımda herkesin kendi bavulunu kendisinin taşıması zorunda olduğunu öğrenmiştim. Ve o gün kontrol ettiğimde fark edememişim ama aslında o gün yaşlanmışım ben.

Tabi şimdi yaşlanmaya son sürat devam ediyorum. Bavula bile gerek duymayıp iki üç parça eşyayla yola koyuluyorum bugün. Aileme beni geçirmenize gerek dahi yok dedim ama ısrarla gelip el sallamayı seçtiler. Ben de el sallarken lacivert deniz esti yine anılarımdan. Zihnimin öyle koyu öyle unutulmaz kısımlarından. Büyük bir gemiydi bu tabi ki. İnsan büyüdükçe bindiği gemiler de büyür mü diye düşündüm bir an. Ama öyle olacaksa da gemiye göre deniz de büyümeli ya da küçülmeliydi. Halbuki el kadar motora göre deniz fazla devasaldı. Her neyse işte, gemide dolaşıp oturmak için yer arayıp duruyordum ama bulamadım. Kaç saati ayakta geçireceğime oflayarak demirlerin birine yaslandım ki sırtıma biri dokundu. 'Gel bak kızım, şu poşetleri çek de otur buraya.' dedi poşetleri göstererek beyaz sakallı yaşlı bir adam. Teşekkür ettim ve poşetleri yan tarafa koyup oturdum. Kulaklık kulağımda gecesi geç yattığımdan gözlerim yarı uykulu deniz üzerinde gidiyorduk. Masmaviydi deniz. Sevdiğim mevsimindeydi, yakışan rengindeydi. Yanına oturduğum adamla arada göz göze geliyorduk yan tarafa baktığımda. Bir çalışandan çay istemek için kulaklığımı çıkardım. 
-Pardon bakar mısınız?... Bir çay alabilir miyim?... Açık olsun lütfen.
Döndüğümde yanımdaki dede bana çocuğunu seven bir babayı göstererek:
-Baksana nasıl da gözünden sakınıyor, nasıl bakıyor evladına görüyor musun? Dedi.
Aklıma beni motora koyan babam geldi bir an sonra babama haksızlık ediyor olduğumu düşünüp aklımdan çıkardım aynı hızla.
-Baba sonuçta, kızı da çok tatlı ya canım. Dedim.
Kulaklığı takmaya yeltendim.
-Geleceğimiz sizlersiniz ne yapalım size öyle bakmak lazım.
Gülümsedim.
-Yolculuk nereye kızım?
-İstanbul'a gidiyorum. Üniversite kaydı için.
İşte o an beyaz sakallı adama kanımın ısındığı güzel bir andı. İçten, kibar ve bir o kadar yaşlı titrek sesiyle öyle yanakları sıkılası bir dedeydi ki kendisi.
-Karıma gidiyorum ben de. 5.kez ameliyat oldu bir türlü beceremediler onu illetten tamamen kurtarmayı.
Bunları on saniye içinde söyleyivermişti ama gözleri daha ilk kelimesinde dolmaya başlamıştı bile.
-Geçmiş olsun çok. Allah şifa versin.
-Sağol kızım. Aynur'um da öyle güzel bir insandır ki tanısan çok seversin. Gerçi onu herkes seviyor.
Gülümsedi. Eliyle alnındaki teri silip devam etti.
- Sen de severdin yani. Hastalıkları hak edecek kadar iyiydi belki de ondan Aynur'umun başına geldi hepsi. Bu kadar iyi olmasa onu es geçerdi kanser denen kötü hastalık.
-Hangi çağda kötüleri kötü şeyler bulmuş ki değil mi?
Bir şey söyleyemedim. Ne söylenir diye çok düşündüm o an ama yorum yapmaya kapalı bir konuydu. Karısına nasıl bağlı olduğu bile benim içimi parçalamaya yetmişti.
-Aynur'um öğretmendir. Her öğrencisi ona aşıktır. Abartmıyorum he gerçekten aşıklar. İlk evlendiğimizde kıskanırdım hatta. Delikanlılık gösterileri işte naparsın?
Güldü yine. Ben de gülümsedim.
-Eşinizden ne kadar güzel bahsediyorsunuz. Çok şanslı.
-Aa yok asıl ben şanslıyım. O şanslı olmuş olsa saçları gitmezdi. Çok severdi saçlarını.
Gözleri dolu konuşuyordu karısından ilk bahsedişinden bu yana. Bunu söylemesi aklıma aynı hastalığı geçirip tüm aileyi hüzne boğan anneannemi getirdi. Anneannemin saçlarını yastığında gördüğündeki tepkisini hatırladıkça ağlarım. Çok şükür kurtuldu, kapı gibi hala güzel kokulu anneannem benim.
-Oğlumla saçlarımızı kestik Aynur'un saçları tamamen gidince. Ona hep derdim ki 'Saç bir takı be Aynur'um, bir süre takmayıveririz'
Gülümsedi.
-Karım çok güçlüdür. Biz üzülünce o elini omzumuza koyar 'Sapasağlam kadınım valla!' der. Ama bu üst üste operasyonlar onu da çok yıprattı.
Yanımdaki bu beyaz saçlı dedenin beyaz saçlarına odaklandım gözlerimin dolduğu gözükmesin diye. Saçlarına diye düşündüm ak düşmesine şaşmamalı.
-Oğlum da üniversite okumayacağım diyor ama gidince çekeceğim kulağını. Okumayana ekmek yok bu ülkede.
Konuyu değiştirmesi ortamdaki kasvet havasını biraz indirgemişti.
-Sınava girdi mi oğlunuz?
Üzerinde rahatça konuşabileceğim bir konuya değinmiştim.
-Yok girmedi hayta! 20 yaşında Uğur. Dedim bak oku ama tutturdu şöförlük yapacağım baba araba kullanmak istiyorum. Ama çekeceğim kulağını.
Gülümsedim.
-Sevdiği işi yaparsa başarılı olur. Kendi yolunu çizmesine izin verebilirsiniz aslında.
-Kızım, veririz vermesine de okusun eli ekmek tutunca da tam tutsun istiyoruz annesiyle. Dün tok bugün aç olmasın. Biz dün var bugün yokuz belki.
-Uğur'u aldığımızda daha 3 yaşındaydı.
Anlamamıştım biraz.
-Aldığınızda derken?
-Uğur'u evlat edindik biz. Evlendiğimizden beri çocuk aşkımız vardı. Hele Aynur bayılır çocuklara. Beni bırak onun ne kadar güzel anne olduğunu görebilmek için çocuk istiyordum bir de. Her seferinde yeniden denedik bu yüzden.
-Çocuğunuz olmadı mı hiç?
-Hayır. Aynur dokuz çocuğa hamile kaldı nikah masasında imza attığımızdan bu yana. Ama çocuklarımızın hiçbiri doğmak istemedi. Evimize gidiyorum ya şimdi İstanbul'da onları da ziyaret edeceğim. Evin bahçesine gömdüm onları. Kendi ellerimle.
Beyaz sakalı ıslanmıştı. Bu ne denli büyük bir acıdır sahi? Dokuz çocuğunu da kendi elleriyle toprağa yerleştirmiş biriydi yanımdaki. Ellerimle saçlarımı alıp önüme attım. Yüzümü saklıyordum beni ağlatmak için anlatmıyordu elbet bunları.
-Böyle işte güzel kızım. Bir ara Uğur'a çok kardeş istedik. Dokuzuncu evladımız da öyle.
-Başınız sağolsun. Çok üzüldüm gerçekten.
-Dostlar sağolsun. Gerçi kardeşi olacak da ne olacak dedim hanıma bir gün. Aynur'un tedavi masraflarıyla sıkışmıştık bir aralar. Bak altı tane kardeşim var biri bile gelip 'Ne yaptın kardeşim?' diye sormadı. O zaman anladım aynı karından çıksak bile tek tek çıkmış ve tek tek yaşamaya mahkumduk.
-Belki onların da yardım edecek gücü yoktur. Gerçi öyle bir durumda insan eli avucunda ne varsa ortaya döker ama...
-Heh! Bir milyar çıkartıp verse biri cebinden eyvallah güzel kardeşim deyip ölene kadar dua edeceğim. Ama sormadılar bile. Kadim bir dostum var ta liseden kalma. O geldi de 'Aziz'im neye ihtiyacın varsa ben burdayım.' dedi. İnan para sıkıntısını hallettim kendim, bana milyarlar vermesine gerek kalmadı ama şu omzuma koyduğu eli yetti.
-Ne güzel bir dostmuş. Öylesi lazım herkese.
-Öyledir öyle. O da ayrı bir hayta! Aynur'umla tanışmadan önce bana bir kız ayarlamıştı. İyi anlardı şu meseleleri bir ben beceremezdim.
Gülümsedik.  Konuşmaya başladığımızdan beri öyle iştahlı konuşuyordu ki daha haftalarca burda böyle oturarak dinleyebilirdim yanımdaki yaşlanmış adamı. Hayatın her yaşına yeni hüzün serptiği güzel yüzlü bu dede, beni derinden sarsmıştı.
-Bir gün bir kızla tanıştırdı beni. Adı da Buket. Kız beni çok sevdi ama ben pek ısınamadım. Bir gün Buket'le yolda yürüyoruz el ele. Arkadaşının geleceğini söylemesiyle Figen'in gelmesi bir oldu. O geliş o geliş! Figen çok değişik bir kızdı. Beni gördüğü günden sonra Buket'e ne diller dökmüş 'Aziz'i almazsam ölürüm bak. Senden çok seviyorum.' diye. Nitekim aldı da. Çok güzel dört yıl geçirdik Figen'le. Üüüf nasıl sevdim ama anlatamam sana! Sonra bir gün öğrendim meğer bir sevgilisi daha varmış. Kahroldum. Toparlanamadım çok uzun süre. Bak Aynur'umu çok seviyorum, başımdan eksik olmasın. Ama hala içimde durur sancısı Figen'in. Ah elimde olsa alıp atsam şu kızı şu yürekten dışarı. Bana bu kazığı atmasa, evlenmiştik.
Açıkçası başından beri karısını överek anlatmış bu adamın geçmişinden böyle bir yarası olması beni şaşırtmıştı.
-Belki olsa mutlu olamazdınız. Aynur Hanım'ı daha tanımadan sevdim ben. Belki hayırlısı budur sizin için.
Klasik bir kadınsal içgüdüyle Aynur Hanım'ı savunmaya geçmiştim bir anda. İnanın ben de anlamamıştım. Gülümsedi.
- Tabi ki öyle. Ama şu yürek robot değil bak söz geçmiyor. Karşılaşmadık bilmem kaç senelerdir. Ölmeden bir kez görmek istiyorum. Bir kez görüp 'Neden Figen? Neden bunu bize yaptın?' diye sormak istiyorum. Yüreğimin üstünde yükü var, bu yükle toprağa girmek istemiyorum.
Bir şey diyemedim. Ne çok ama ne çok acı birikmişti bu adamda böyle! Hayır bu da ne demek oluyordu hiç mi güzel şeyler yaşamazdı insan.
-Sevdiğin var mı?
Kendimce bir şeyler düşünüyorken aniden gelen bu soruya net bir yanıtım vardı.
-Hayır.
-Hak edecek birini seç. Sorman gereken şeyleri soramadığın insanlar alma hayatına. Yüreğinde sızı bırakma ilerisi için güzel kızım. Yok değil mi ağrın sızın?
Bundan yaklaşık bir ay önce sürekli kafamda dönüp duran şeyleri düşündüm. Ne denli güçlü olduğuma inanamayarak cevapladım.
-Yok yok.
Ağrıdığı olmuştu, ama ilerisinde anlatmama değmezdi. Figen, değiyor olmalıydı demek ki. Gerçi böyle bir kazığı atan bir kadını hala güzel hatırlamak... Enteresandı. Aşka akıl sır ermiyordu, konu o olunca imkansızınız olmuyordu.
Gülümsedi yine.
-Olmasın. En güzel insanlarla karşılaş. Bir Figen bulursan eğer ki dikkat et kaymasın ellerinin arasından.
Hala Aynur Hanım'ı gerçekten seviyor mu diye düşünüyordum içimden yanaştığımız iskeleye bakarken.
-Gelmişiz. Ne kadar da hızlı geçti yol.
-Aynen öyle güzel kızım.
Yavaşça kalkarken konuşmaya devam etti.
-Konuşmaya ne çok ihtiyacım varmış. Çok teşekkür ederim size.
- Ne demek amcacığım, ben size teşekkür ederim muhabbetinizden. Eşinize acil şifalar diliyorum. Kendinize iyi bakın. Memnun oldum.
-Sağol kızım, çok sağol. Ben de memnun oldum.
Bavulları almaya indik. Bavulunu alınca:
-Yardım edeyim mi amcacığım, ağır mı? Dedim.
-Yok yok kızım, ben yükleneyim seninkini.
Zaten üç beş parça bir şey attığım çantamı hızla yerden alıp:
-Yok yok, hafif zaten. Herkes kendi bavulunu kendi taşısın.
Gülümsedim, o da güldü. El sallayıp ordan otobüse bindim. Ellerim üşümemişti. Kendi bavulumu taşıyordum yine. Deniz hala mavi.
Bu seyahatin bana düşünmem için bıraktığı bir soru olmuştu: 'Neden bazı insanların bavulu bu kadar ağır oluyordu?'

Büyüklük pazarı

Annemin elinden tutup heyecanla pazara gittiğim günlerin herhangi birinde güzeldin, hayat. Belki güzel olan annemin elini tutunca kimsenin canımı yakamayacağını biliyor olmamdı. Annem korurdu, koruyabilirdi bir zamanlar.

Pazarın başında hemen sağda bakliyatçı bir abimiz vardı. Bana hep 'Seni pirinç tüccarına versin annen' derdi. Her öğün pilav yerdim, zengin ederdim abiyi. On beş adım falan ilerden salatalık alırdık, biraz ilerisi havuç... Neyi nerden nasıl ne kadara alacağımız planlıydı hep. Belki güzel olan her adımımızda bir sonraki adımı düşünmeyişimdi. Annem elime hafif olan kıvırcık poşetini verirdi, ellerim acımasın diye. Belki güzel olan taşıyabileceğimden de az yüküm olmasıydı.
Annem alışveriş yaparken kafamı çevirip onları izlemekten kendimi alamadığım limon satan çocuklar vardı. Hep benden büyük mü küçük mü olduklarını sorardım, marifetti o zamanlar büyümek. Öyle yorgun öyle bitkin gözükürlerdi ki hiç mutlu görmemiştim ben onları. Tezgahı yoktu hiçbirinin, dönüp bakmazdı bile çoğu insan. Gösterişli olmak gerekliydi ya kıymetli kalabalığın dikkatini çekebilmek için. Şimdi çok mu farklı? Yapamıyorum olmuyor diye bağırmam gerekli birilerinin vicdanının sızlaması için. Ama o çocukların tezgahı yoktu o zamanlar, bende de bağıracak kadar yürek yok şimdi. Bırakın olmayıversin keşke onların tezgahı olsaymış.
Ağır koku gelmeye başladıysa burnuma peynir-zeytin bölümüne yaklaştığımızı anlardım. Anneme bakarak burnumu tıkar yüzümü buruştururdum hep. Peynirlerin yarısını tadar anca öyle beğenirdim alacağımızı. Lüksüm vardı tabi o zamanlar: Tatsız tutsuz olanı istememek gibi, eve götürmemek gibi, geride bırakmak gibi. Birinin yokluğu öyle ki: hergün en iğrendiğim peyniri yutmak zorundaymışım gibi.
Pazarın daha da ilerilerine doğru ayakkabıcılar çıkardı. Garip gelecektir benim hiç kırmızı parlak pabuç hayalim olmamıştı. Yeni ayakkabı diye annemin paçasına da yapışmazdım hiç. Halbuki eve girmezdim o zamanlar sokakta oynamaktan. Ordan oraya koşardım, o taştan bu taşa vururdum ayağımı da eskimezdi ayakkabılarım, yorulmazdı ayaklarım. Çocuktum ya. Büyüklük ya, yürümeye ayak dayanmıyor. Ayakkabı dayanmıyor yoluna çıkan taşlara vurmaktan.
Arabanın altına kaçan topu almak için yere yatsan üstüne basarlar şimdi.
Yarabandı satan amcalar vardı şimdiki büyüklüğümden de büyük. Kolum bir demire sürtünmeyegörsün koşarak yarabandı alırdım. Yarayı marifet sanardık o zamanlar. En önemlisi ufacığından tut kocamanına kadar her yara yarabandıyla kapanır sanırdık.
Ne yaralar açılıyormuş be amca. Ne tezgahlar kuruluyormuş insanlara.
Kafamın içinde bağırıyor esnaflar biri beş güne geçer diyor diğeri bir seneye. Hepsinin terazisi, çenesi kadar. Bir bilene sorasım geliyor pazarın ne başında ne sonunda tanıdığım tek kimse yok. Fazladan tek limoncu göresim bile gelmiyor, saf olan şeylerin kaldığına olan inancım kalmadı. Güvenilmiyor kimseye, koca kalabalığa, hiçbirine.
Saatler, günler ilerledikçe daha da büyüyen şu insan seli zaman geçtikçe benden bir şeyler sürüklüyor.
Eve de gidemiyorsun ki iki poşet taşıyıp.

Sahi papatyaysan kimi koparabilirsin

Kaldırımın köşesinde arıyorum kolumu kaldırabilecek kuvveti. İnsanlara bir şey açıklama zorunluluğu manasız artık. 
Değil anlamak, yargılamak bile değil dertleri. Yargısız infaz. Neden kimselere izah edemiyorum ben kendimi sokak lambası? Ne diye sana benziyorum bu kadar böyle? Biri gelip soruyor mu sana zor mudur yanmak sabahlara kadar diye? Halin kaldı mı diye soruyorlar mı hiç? Ben de sormuyorum belki ama biliyorum seni. Arada yanıp sönüyorsun, görüyorum pencereden. Söndüğünde yanından geçenler söyleniyor, biliyor musun? Dükkanını aydınlattığın esnaf bile vefasız çıkıyor, çekmiyor bir iskemle senin yanına. Ben sormadım sana halini ama tanıdım yalnızlığını. Çektim hırkamı indim aşağıya. Ne yalan söyleyeyim pencereden daha ele avuca gelir gözüküyordun, şimdi dağ gibisin. Uzaktan gülüyor gözüken insanlar misali. Bırak şimdi onu da kimi bekliyorsun onu söyle sen. Dikilmişsin buraya tutturmuşsun bir yalnızlık. Tutturmuşsun ben yeterim bu sokağa diye. Benimle konuşmuyorsun, tamam. Bari şu papatyaları ekene bir teşekkür etseydin. Seni çok seviyor olmalılar. Yoksa güneş dururken yaşamazlar seninle.
Sahi gündüzleri hiç sesin çıkmıyor. Yokmuşsun gibi geçiyor tüm gün. Kimbilir bu şehrin hangi pisliklerine şahit oluyorsun, neler tutuyorsun içinde. Belki de gündüz ondan yanmıyorsundur. Belki bir çocuk bile görmesin istedin çirkin kalpleri.
Peki ben de çocuk olsam? Dikilsem şu papatyaların yanına, alışır mısın bana da? Tek yaprağım kalmış, korur musun beni seviyor sevmiyorlardan. Papatyaların bile yüz karasıyım değil mi? Kabul eder misin beni şu kaldırım taşının arasına kıvrılsam.

Unutulanları neyleyelim

Anlatacak ne de çok şeyimiz var diye söze başlamalı, eşe dosta. Adet böyle. Daima nota doğru, ses yanlış. İnan ki, bir aralayıversem şu ağzımı gerisi sorun teşkil etmeyecek. Kırgınlıklarım, kızgınlıklarımı çarşaf misali örtüyor yine. Keskin hatlarla ayıramıyorum ruhun incesini.

Apar topar topluyorum zihnimin ücra köşelerinde kalıp kalabilecekleri. Eve misafir geleceğini son saniyede öğrenmişim sayın. Bazen boşlukları dolduruyorum kucağıma, onları taşıyorum az öteye.Asıl insanı sağır edenin sessizlik olduğunu öğrendiğimden beri misafirlere hoş beş etmiyorum.

'Fakirsen gururlu olmalıydın, açım diyorsan tokluğu da bilmişsin demekti.
Göz kapaklarını aralayacak kuvvetin olmasa da güçlüyüm diyorsan yorgunsun demek oluyordu.
Kadeh tokuşturacak kafalarla çay demlemekten geliyordu unutulanların güzelliği.
Bahsini en çok geçirmek istediğin yerde susabilmeyi öğrenmenin huzurunu içiyordun zamanla.
Ama yavaşça. Ağzı yakmadan.'

Yazarken ellerime takılıyor gözlerim arada.Yaşlandığımda şunlarda belirginleşen damarları göremeyeceklerdi asla. Pek bir çirkin olur zaten diye düşünüyorum sonra.
Nerde kalmıştım.
Unutmayı alışkanlık haline getirtmeseler iyi.

'Yalana başlatırdı unutulanlar. Yeşilayın el atamayacağı bağımlılıklara bulaşmamalıydı halbuki.
Çabuk yaşlandırırdı şu meretler. Denizin elini tutup bir kaşık suya bıraktırırdı bunlar. 
Acının da kusursuzuna rastlamadım henüz.
Özlemlerin yüzünde biriken kırışıklıklardan anlaşılır misal geçen zaman.
Coşmuş bir şelale misali, kanı deli akan genç misalidir başlarda özlemeler. Geceler gündüzleri ne diye affetmiyor böylesine diye düşünmeye başlar günler art arda tekrarlanınca.
Bir huzur evinde hayırsız evladını bekleyen, ömrü sayılı ihtiyar gibi hislenir.
Öncekinden ne farkı vardı bugünün de diye sanrılar yankılanır bir süre sonra özlemlerin gözbebeklerinde.
Karşı odadaki teyzenin papağanıyla dertleşmeye başlar bizim ihtiyar.
Bir anlattığını bir daha anlatır, sanır ki anlatacak ne de çok şeyi var.
Yıllar geçince gövdesine kabuk saran ağaçlardan farksız insanlar. Hele özlemler.
İhtiyarın dili damağı kurudukça fayda etmez bardaklarca su.
Evladı gelmediğinden şerbet içse zehrolur ağzına özlemlerin. Biliriz ki; gelmez hayır yoksunları. Adet böyle.
Şiir okunsa ağıtlar  yakılır kulaklarında.
Özlemeler de yitirilir. '

Unutulanlara eşlik eder bilmem nereye kadar. Güneşe iştahla yönelen ayçiçeği gördüğüne bir bakmışsın yaprakları kömür karasına bezenmiş fesleğene dönmüş.
Yazarken de belirginleşiyor damarlar. Deniz mavisine benzetiyorum onları.
Denizler akıtıyorum içimden. Unutulanların yapamayacağı cinsten.

İst

Tüm sevilmelerden özürler diliyorum. 
Aşkı, karşıdan karşıya geçerken yalnızca soluna bakmak sanıyorum. Yeşillerde durmuşluklarım çok imiş. Öyle derler. 
Galata'dan seni izlemişliklerimin yanında az. 
Hey gidi İstanbul, 
Trakyalıya 'Ey gidi İstanbul',
koca şehirsin!
Yalan söyleyen her ağızda çiğnenen, iki gram sevdanın içtiği koca(!) şehir. 
Büyüksün eyvallah da içi sen dolu olmayanlar 'ceketi sol omzuna asıyor'. 
Kaldırımlarında uyuyanlarla sana tepeden bakanlar için aynı güzel değilsin. Çocukların ulaşamayacağı yerlere koyulmalısın.
Oturduğu evin tuğlasına aşık olan da var, açılan kapının kilidini çevirene de. Ceketi de seven çok omzunu da.
Ağzıma tek lokma sürmediğim sabahlardan derleme seneler domateslerin içine çekiliyor.
Tuzu fazla kaçınca hislerin, takvimin sayfaları yüz buruşturuyor. Atlamadığım tek öğün kahvaltıdır oysa.
Sıcak ekmek ağzıma koyana kadar soğur. Peynir gücenir, zeytin yüz çevirir.
Telgrafın tellerine mandallanır mektuplar. 
Kafamın dumanından çıkan güvercinler, ağızlarında notlarla.
Öpecek uzaklıkta beklese bile olmuyor olmayınca. Bilemediler. 
Mektuplar vuruldu, güvercinler yırtıldı. Daha neler. 
Avcının başucuna ahımı bıraktım. Yırtılan uca da bir acı.
Masanın üstüneyse balık ile yeşillik.
Tüm içip içip sevenlerden özürler diliyorum. 
Ben, içince ayılıyorum.
Hey gidi eylerim artıyor. Kısa cümleler kuruyorum bu civarlarda. 
Hem sonra denize meyilim var. 
Havadislere göre: yüksekte zor nefes alan tepelerin lavları bir soluk kadar uzağa ulaşmış da zorlanmamış soğurken.
Malum, meltemler geceye has. Ne eserse karanlığa eser.
Hem varsayalım tek derdim bu şehir.
Gel gelelim ki o kadar sevilmedim. 
Hatırlıyor musun hiç? Öyleyse sileyim İstanbulları.

Diyeceğim o ki

Kadarların rotasını çizememişken yolunda gitmeyenlere kulp takmak haddim olmamalı halbuki. Düne kadar felsefenin bağırdığı değişime dahi kulaklarımı tıkamışken yeri geliyor iki satır öncemi tanıyamıyorum. Bir önceki nefesimi almadan önce düşünmemiştim bunu henüz. Mesela. Sınırlar ve çizgiler üzerinde çalışmaya başlamam gerekiyor. Mesela kavramlar. Sözlük anlamlarını değil, bizde uyandırdıklarının bahsini konuşuyorum.

Günlük kahve miktarını aşarım hep. Konuşurken duracağım sınır dahil köşelerden taşan birine dönüştüğümü seziyorum. Taşırdığım her şey dışarıya hacmi kadar etki ediyor olsa kaldırılabilir bir kuvvetten söz edebilirdik. Gel gelelim durum o kadar formüle yakın, kağıt üzerinde hesaplanası mevkide değil. 


Ilık bir rüzgar dokunuyor bazı omzuma, seneler öncesinden farksız. Sevgili diyor, ne denli sevilmeli bir öğrenemedin. Dost diyor, ne denli sadık bir kapamadın. Hatta diyor ailen, ne denli yanında çözemedin. Hislerimi eğitemiyorum efendim ben. Rüzgarın nerden estiğini bilmiyorum, sanki ivmesi yetecek samimiyetini ölçmeye. Saçlarımı ıslatan yağmur benden daha hakim hayatıma. Otur kalk diyemiyorum yüreğe, git gel de yapamıyorum, iç ye diyemiyorum hiç dostlarıma. Oturan kalkmayacak sanıyorum veya gidebilir kalabilirleri anlatamıyorum. Kendim ne diye hep burdaysam. Masama oturmuşların lokmalarını saymıyorum, silip süpürsünler ortalığı ne var? Karın tokluğumu umursamıyorum da bugün yemeğimin üçte biri dahi bana ait değil. Ve şu kafamda tutulmaması gereken ne varsa kök salmış vaziyette her zaman. Unutmamam gereken ne vardıysa da kim bilir hangi kaldırımda? Doğru olan şeylerin istikameti bana teğet geçmiyor pek. Gün geliyor harikaların suyunu çıkarıp çiçek sulayabiliyor, bir gün olasıların peşinden koşup antika fiyatı değer biçiyorum. Öğrenemiyorum değişmeyi. Değişimi en kalabalığından en tekiline tüm zamirlerden kabullendim er ya da geç; velhasıl ben aynıyım. Beş saniye gerideki kendimi karşıma oturtup 'Dökül' desem, gram benzemiyoruzdur. Her gramı için yaş alıyorum gençliğin kollarına poşetlerce.


Ama boynumdaki aynı yaka, değişen deseni; aynı çaysa içtiğim, değişen demi. Bunlardan mütevellittir ki hangi yanlışıma ne denli doymuşumdur ne denli tekrarlanmaz meçhul. Ellerimden düşüp parçalanan her şeyi farklı şekillerde sarıp kollamaya çalışıyorum da düşerse, zemin hala aynı mermer. Ay farklı geceye doğuyor güzelim de sorsan bilincinde midir o da yaptığının. Günlerden çarşamba mı en iyi takvim bilmez, yırtmadığın sürece pazartesi hala.